dünya üzerinde bestelenmiş binlerce güzel albüm, bir o kadar da şarkı var. bunlardan bazıları şaheser denilebilecek düzeyde güzel, bazıları sadece "güzel", bazıları ise dinlediğimiz her saniyesi için evrene minnettar olduğumuz muhteşemlikte. işte ben, bu son kategoriye soktuğum, her saniyesine ayrı ayrı taptığım dört albümden bahsedeceğim.
neden dört? neden on değil? çünkü belli bir sayı belirleyip yeterince tanrısal olmayan albümleri de o listeye ekleme zorunluluğu hissetmek istemedim. listenin tamamı progressive metal türündeki albümlerden oluşuyor (nedenine girmeme lüzum yok, bana aradığım anlamları sunabilen yegane tür bu.)
önemli not: albümleri en sevdiğimden başlayıp olmazsa olmazlık dereceleri azalacak şekilde sıralayacağım.
1. dream theater - images and words
neden dört? neden on değil? çünkü belli bir sayı belirleyip yeterince tanrısal olmayan albümleri de o listeye ekleme zorunluluğu hissetmek istemedim. listenin tamamı progressive metal türündeki albümlerden oluşuyor (nedenine girmeme lüzum yok, bana aradığım anlamları sunabilen yegane tür bu.)
önemli not: albümleri en sevdiğimden başlayıp olmazsa olmazlık dereceleri azalacak şekilde sıralayacağım.
1. dream theater - images and words
hayatımın albümü. gelmiş geçmiş en kusursuz "şey". dream theater'ın labrie'yle birlikte kaydettiği ilk albüm, yapılabilecek en iyi debut albüm (belki pearl jam-ten ile kapışabilir diyecektim fakat çarpılabilirim bunu dedikten sonra.)
baştan sona dek, ilk notasından son notasına kadar hayranım bu albüme. ve ne yazık ki "resimler ve kelimeler" söz konusu olduğunda objektif, övgülerden arındırılmış bir kritik yapamıyorum, bağışlayın.
albüm dt'nin en bilinen şarkısı olan pull me under'la başlıyor. dile çabuk dolanan (başka bir deyişle catchy) bir parça. "watch the sparrow falling gives new meaning to it all..." şeklinde başlayan kısımda coşkudan aklını kaçırmayan insan, insan değildir gözümde.
ardından another day'e yumuşak bir geçiş yapıyoruz. bu şarkıda jazz etkileri hissediliyor. images and words'ü baştan sona ilk dinleyişimde 10. sınıftaydım. albümden ısınamadığım iki şarkı vardı, another day ve take the time. açıkçası i&w'deki favorilerimi sıralamam gerekse bu ikisini sona atacağım bir gerçek, fakat albümdeki her şarkı 10/10 olduğu için bu, beğenmediğim anlamına gelmez, yanlış anlaşılmasın.
another day&take the time ikilisi albümün pull me under'dan sonraki yatıştırıcı unsurları, huzur pompalayıcıları. ardından surrounded geliyor. surrounded benim için çok özel bir şarkı zira lateralus'ı keşfetmeden önce hayata tutunmamı sağlayan şeydi.
metropolis part i... içinde sonradan yazılıp, bazı çevrelerce dt'nin yaptığı en iyi şey olarak kabul edilen (ve çok abartılan) scenes from a memory'nin kaynağını barındıran, duygusal bir bakış açısıyla yaklaşılmadığında grubun yaptığı en iyi şarkı olduğunu söyleyebileceğimiz progressive metal destanı.
'love is the dance of eternity' cümlesiyle biten şaheser, yerini under a glass moon'a bırakır.
under a glass moon... başındaki o tuhaf, tüyler ürperten melodi. labrie'nin "tell me, remind me chase the water racing from the sky." diye girişi... kusursuz bir şarkı. solosu da en iyi gitar soloları listelerine ilk sıralardan giren çok sağlam bir solo bu arada.
under a glass moon'un bitişiyle bir cam berraklığındaki ayın altında buluruz kendimizi, ve ay ışığı eşliğinde zirveye yaklaşmaya başlarız. wait for sleep... suya düşen yağmur damlalarının sesini andıran piyano darbeleri. labrie'nin kadife sesi. ve o sözler.
"standing by the window
eyes upon the moon
hoping that the memory
will leave his spirit soon"
gözlerimin önünde çatı katındaki odasının penceresinden ay ışığını seyreden bir kız canlanır hep. yatağının üstünde, üzerinde beyaz geceliği (tıpkı albüm kapağındaki küçük kızınki gibi), zihnindeki "resimler ve sözcükler" onu uyumaktan alıkoyar.
"she shuts the doors and lights
and lays her body on the bed
where images and words are running deep
she has too much pride to pull the sheets above her head
so quietly she lays and waits for sleep"
kız yatağına uzanır, uyumayı beklerken ağlamaya başlar. zihnindekiler onu mahveder, ay ışığı ve göz yaşları ona yardım edemez artık. uyku tek kurtuluşudur o gecede, ama o da gelmek bilmez.
dım dırım dım dırım dım dırım dımdırı dım dırım dım dırım dım dırım dırım dım.
ve sonra, piyano darbeleri yerini en sevdiğim şarkılardan birinin ilk rifflerine bırakır.
learning to live.
beni çok kötü zamanlardan kurtarmış bir şarkı bu. sözlerinin aşıladığı umut, yaşama sevinci anlatabileceğimin ötesinde. hayal kırıklıklarını onarmamı sağladığın için teşekkürler, içinde wait for sleep melodisinin olduğu o pasaj için teşekkürler, ve en çok da şu dizeler için:
"the way your heart sounds
makes all the difference
it's what decides if you'll endure the pain that we all feel
the way your heart beats makes all the difference in learning to live
spread before you is your soul
so forever hold the dreams within our hearts
through nature's inflexible grace
i'm learning to live"
o destansı outro girer, gözlerimde yaşlarla bir images and words seansını daha sonlandırırım böylece. bu albüm bana her dinleyişte yaşamanın ne kadar güzel bir şey olduğunu hatırlatıyor, müziğin yapması gereken de bu değil midir zaten?
2. tool - lateralus
kıymeti herkesçe bilinen, dinlemesi zor ve anlaşılması güç düşüncelerle tıka basa dolu bir albüm. uzak doğu felsefesiyle ilgilensem belki daha iyi anlayabilirdim vermek istediği mesajları. bu albümün özünde "egoyu köreltmek, kinden uzaklaşmak, acıların yanılsama, ruhların ebedi olduğuna inanmak", kısacası spiritüalizmin allahı var. benim bu tür düşüncelere ilgim yok açıkçası. sözleri maynard'ın yazdığını ve bu adamın "tool'u çok ciddiye alıyorsunuz" dediğini hesaba katarsak yazdığı sözlere kendisinin bile pek inanmadığını varsayabiliriz, çünkü maynard her ne kadar rock star triplerinden tiksinse de yaşayan en egoist 3 insandan biri (diğer ikisini siz bulun). kısacası egoyu köreltme öğretisi tırt. fuck your god diye bağıran bir insanın ruhlara inanmasını inandırıcı bulmuyorum, hele hele bu insan zeki biriyse. ruhların ebedi olduğuna inanmayı bırak ruh kavramına bile inanmaması lazım. ancak dediğim gibi, albümü belli bir temaya oturtmak için kabala öğretilerinden esinlenip bir bütünlük oluşturmak istemiş olabileceği düşüncesindeyim, sonuçta adam yirmi küsür yıldır jujutsu oynayan, dolayısıyla az çok uzak doğu merakı olan bir kişi.
girizgahı bu kadar uzattıysam albümün geri kalanını nasıl anlatacağım, lanet olsun. tool böyle bir grup, lateralus da böyle bir albüm işte; her ayrıntıya ansiklopedi yazarsın.
ben bu albümü çılgınlarca dinlemeye başladığımda 2013 yılındaydık. tüm yaz evdeydim, ygs mi lys mi çalışacağına karar veremeyen, gece gündüz the simpsons tişörtüyle dolaşan bir ergen düşünün. kulağında kulaklıklar, uzun zamandır bilmesine rağmen yeni yeni derinlerine indiği grubu kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği niyetine dinliyor, 2 tane de ara öğün koysak; beş vakit tool dinliyor. şarkı sözlerini çevirmeye çalışıyor, çevirdiklerini anlamaya çalışıyor, anlayamıyor. sözleri ezberlemeye çalışıyor, ezberleyemiyor. biraz anlıyor gibi olunca saatlerce gülümsüyor. lateralus'ın son dakikalarında mutluluktan havalara uçuyor, müzikal orgazmın neye benzediğini bu şarkıyla öğreniyor. parabola'yı dinleyip "we are eternal all this pain is an illusion" yazıyor bulabildiği her pürüzsüz yüzeye (kol bacak da dahil, evet).
ve iki yıl sonra başka bi şehirde, bambaşka bir insanken(azalmayan bilakis artan bir tool sevgisiyle) şöyle bir tweet atıyor. "bence maynard reflection'ı uzaylı arkadaşlarıyla meyhanede içerken yazmış."
işte bu söz, bu albümün özetidir. başka bir şey yazmaya gerek yok.
3. riverside - second life syndrome
bu albümü ilk dinleyişimin üzerinden iki sene bile geçmemiştir. tam bir sonbahar, tam bir depresyondan kurtuluş albümü. kötü zamanları anmak, açtığımız yeni sayfalara müziği eşlik ettirmek istediğimizde second life syndrome dinleyip gözlerimizi buğulandırmalıyız.
"secret exhibition, cure for loneliness
life is much too short to be whiled away with tears
secret exhibition, cure for loneliness
i erase you now
i don't need you now
i erase you now
with all
of
my
past"
4. porcupine tree - deadwing
mahşerin dördüncü atlısı. bilmeyenler için: deadwing'in kapağındaki arkası dönük figür benim. (wait for sleep'te anlatılan kız da bendim. evet. )
albümdeki her şarkı çok güzel ve tahmin edilebileceği gibi fena halde duygularınızla oynanıyor. deadwing, bu dörtlü içerisinde en depresif olanı. steven'ın elini sürdüğü bir şey nasıl neşeli olabilir ki?
albümdeki her şarkı çok güzel ve tahmin edilebileceği gibi fena halde duygularınızla oynanıyor. deadwing, bu dörtlü içerisinde en depresif olanı. steven'ın elini sürdüğü bir şey nasıl neşeli olabilir ki?
arriving somewhere but not here, porcupine tree'nin yaptığı en güzel şarkılardan. trains olmasaydı, ilk sıraya bile koyabilirdim.
bir şarkı düşünün, adı "güzel bir şeyin başlangıcı" olsun. ama depresyona sokup ağlatsın. olabilir mi böyle bir şey?
olabilir.
bir şarkı düşünün, adı "güzel bir şeyin başlangıcı" olsun. ama depresyona sokup ağlatsın. olabilir mi böyle bir şey?
olabilir.




