“Parfüm alırken anı satın aldığınızı da unutmayın” demişti
biri. Kokuların her şeyi o günkü canlılığıyla gözümüzün önüne getirebilme
özelliğine farkına vardığım ilk günden beri hayranım. Örneğin her evin farklı
bir kokusu var, hemen hemen aynı yiyecekleri pişirmemize, aynı deterjanları
kullanmamıza, dışkılarımızın aynı molekülleri ihtiva etmesine rağmen; bu koku
her ev için farklıdır. İlginç bir mesele, henüz tatmin edici bir açıklamasını
bulabilmiş değilim.
Az önce elime, geçen yılın kasım ayında aldığım krem bruleli
parfümden sıktım. -Şaşırtıcı şekilde, krem brule gibi kokuyor.- Şu anda çok şey
hatırlıyorum, bazıları güzel, bazıları berbat olan anlar. Örneğin o günlerde
milli kütüphaneye çalışmaya gidiyor, bir saat sıra bekleyip içeri girdikten
sonra tek bir slaytı zorla bitirerek eve dönüyordum. Kurtuluş’ta arkadaşımla
buluştuktan sonra Kızılay’a kadar yürüdüğüm o akşam hava çok güzeldi, telefonda
internette edindiğim en iyi arkadaşımla sohbet ediyordum, saçma sapan bir konudan
konuşuyorduk, sesini duyabildiğim için ne kadar şanslı olduğumu bilmiyordum,
keşke bilseydim; daha güzel bir konu bulurdum.
Bir parfüm size birkaç şarkı hatırlatabilir. Amorphis’ten
Sampo. Symphony X’ten Paradise Lost. Aylar sonra o zaman size yakın olan tüm
insanlar hayatınızdan çıkmış olur, biri hariç hepsini tiksinmeyle anmaya
başlarsınız, saçlarınız yaklaşık on santimetre uzamış olabilir, yeni Opeth
albümü çıkmış olabilir, Steven Wilson’ı kanlı canlı karşınızda görmüş
olabilirsiniz. Hayatın ne getireceği hiç belli olmaz, neredeyse bir sene olmuş.
Değişimi seviyorum.
Kahvaltı yaparken hislerin ve düşüncelerin göreceli oluşuna
kafa yordum. Her kim olursak olalım, bizden hoşlanmayan ve bizi seven insanlar
var. Deney hayvanımızı bir süre daha gözlemlersek, nefret edenlerinin ve
hayranlarının da olup olmadığını, bunların miktarlarını tahmin edebiliriz fakat
bu biraz zaman alacaktır. Öyleyse ilk varsayımımızla yola devam edelim.
Dünya üzerinde tanıdığı herkesin bayıldığı kimse olmadığı
gibi, tanıdığı herkesin burun kıvırdığı bir insan da yok. Peki bunun nedeni ne?
Bunun nedeni o insan değil, gözlemcinin onu değerlendirme şekli.
Mesela karşınızdaki insan dinlediğiniz müziği bir avuç
insanın ellerine aldıkları enstrümanlara rastgele vurmaları olarak
değerlendirip size “bu gürültüyü nasıl dinliyosun ya” diyebilir. Kendince haklıdır,
yüzlerce diskografi indirip, röportaj izleyip, konserlere gidip geliştirdiğiniz
zevkiniz birkaç saniye içerisinde “gürültü” olmuştur belki, fakat o da kendince
haklıdır işte. Yalan mı?
Mesela karşınızdaki insan sadakatinizi kerizlik olarak
görebilir. Bu sizi sinirlendirecektir ancak onun da mantıklı nedenleri vardır. Onunla
aynı şekilde düşünen biriyle yoluna devam eder, bu koşullar değiştirilemez, ne
siz ne de onlar farklı yollara sapacak veya beyin kimyalarıyla oynayacaklardır,
çünkü dürüst olalım, hiç kimse kişinin kendisinden daha önemli değildir, böyle
devasa değişikliklere çabalatacak kadar ise hiç mi hiç önemli değildir.
Mesela karşınızdaki insan deli gibi çocuk sahibi olmak
isteyen biridir. Ve bu insan ortalama bir tipse muhtemelen ortalama bir inancı,
ortalama bir kültür seviyesi, ortalama bir hayat görüşü, ortalama bir maddi geliri,
ortalama bir genetiği vardır. Yetiştireceği şeyin neye benzeyeceğini az çok
tahmin edersiniz, üremenin saçmalığından dem vurmaya kalkmak gibi bir hata
yapmazsınız yine de, içindeki yumurta döllendiği için saçlarının üzerinde ışık
huzmeleri saçan bir hale belirmiştir çünkü o kutsal yaratığın.
Mesela karşınızdaki insan ancak ve ancak birilerine
bağlandığı zaman yaşamaya katlanabiliyordur. Ne yazık ki bağlanmaya karar
verdiği kişi olarak sizi seçmiştir. “Ben bebek bakıcısı mıyım ulan” diye
düşünür, durumdan kurtulmaya çalışırsınız. Aynı zamanda ruh sağlığı kötü olan
birini biraz daha dibe çekmekten korkarak kendinizi endişe denizlerinde
yüzerken bulursunuz. Çünkü insanlar hep zarar verirler. Fakat o bütün bunları
size değer verdiği için, sizinle iyi hissettiği için yaptığını söyleyecektir. Arkanızı
dönün ve kaçın. Size bir sır vereyim; özgürlük dünyadaki en muhteşem his.
Fakat siz de birine bağlanmaya karar verdiğinizde ve yalnız
bırakıldığınızda, o insan da böyle düşünüyordu. Özgürlüğünün sizden daha önemli
olduğuna karar vermişti. O zaman canınız yandı, zaman geçti, unuttunuz ve
aynısını bir başkasına yaptınız. Tutarlı sorgulamalar, empatiyi beraberinde
getirdi. Karşınızdakine olan kızgınlığınız yerini kendinizi eleştirmeye
bıraktı. “Demek ki yeterince önemli değilim” düşüncesi beyninizi kurcalamaya
başladı. Fakat kritik nokta gözlemciydi, kimse suçlu değildi. Peki bu kendinizi
rahatlatmak için uydurduğunuz bir bahane miydi?
Olmaktan en çok korktuğumuz her şeye bir bir dönüşeceğiz. Başımıza
gelmesinden en çok korktuğumuz koşulların içine düşeceğiz. Kaybetmekten korktuğumuz
her şey bir bir elimizden kayıp gidecek. Eleştirdiklerimiz “Aslında böyle de
olabilirmiş” dediklerimiz olacak. Ve bunlar bize, insanın değişime muhtaç
olduğunu hatırlatacak derslerden daha fazlası değil. Çünkü canlılık,
değişimden ibarettir.