Cumartesi sabahları cehennem gibidir.
Tüm odaların kapıları açık,
halılar kalkmış, havada o iğrenç deterjan kokusu, uykunun en
güzel yerindeyken odaya elektrikli süpürgeyle giren bir adet
sinirli ebeveyn ve yataktan kalkmamızı sağlayacak "bu dolabın
hali ne" sesi... muhteşem bir kakafoni senfonisidir cumartesi
sabahları. Nefret ederim her dakikasından.
Neyse ki bu harikulade cumartesi
sabahında beni uyandıran şey ne elektrikli süpürge ne de
dolabımın içler acısı haline olan bir ağıttı. Gördüğüm o
tuhaf rüyalardan birinin ardından kendi kendime uyandım. Aylardır
doğru düzgün rüya göremeyen ben, son zamanlarda o kadar açık
seçik rüyalar görüyorum ki birkaç roman yazacak kadar malzeme
çıktı kesinlikle.
Bu kez Kapadokya'nın Star Wars
setlerini andıran dağlık yerlerinde yürüyordum. Turuncumsu
kayaların üstünde inişli çıkışlı yollar var, yukarıdaki
tepeciklerin bazı yerlerinde beyaz objeler göze çarpıyor: evet,
yine ufolar, lanet olası ufolar! Bilinçaltıma kim soktu ulan bu
ufoları? Her neyse. Bir ufo üssü görüyorum, iki üç tanesi
inmiş, yan yana, bembeyaz duruyorlar öylece. Yanlarına gitmek için
o engebeli patikalardan birini daha yürümem gerekiyor, ileride
13-14 yaşlarında iki üç çocuk var, yanlarından geçerken beni
durdurup onlara bir şeyler vermemi istiyorlar. Yanımda para
olmadığını fakat benimle gelirlerse onlara bira
ısmarlayabileceğimi söylüyorum (ne zaman bu kadar alkolik bir
bilinçaltına sahip oldum hiçbir fikrim yok). Gözleri parlıyor
ve kabul ediyorlar, rüya burada bitiyor.
Bildiğim tek şey var, ARTIK
RÜYALARIMDA UFO GÖRMEK İSTEMİYORUM. Ufolar hakkında en son kafa
yorduğumda lisede evde bulduğum Tanrıların Arabaları adlı
yalanlarrrrr dolu bir kitabı okumaya çalışıyordum. Uzaylılar
dünyaya inip mısır tarlalarına şekiller çizerek mesaj vermeye
çalışıyormuş -wow such artistic spirits-. Ben başka bir
gezegene uğrasam mısır tarlasına inip deli ****** gibi
yuvarlaklar çizmeye uğraşmazdım, uğradığım hayal kırıklığını
tarif edemiyorum.
Henüz anaokuluna bile başlamamış
minik bir versiyonumken bakıcımızın evinde Star TV izlenirdi ve haberlerde sürekli Aksaray'a, saçma sapan şehirlere inmiş
uzaylılara dair asparagas haberler çıkardı. O haberlerden on
yıldır gördüğümü sanmıyorum -televizyon izlemediğimden de
olabilir tabii- yok köylüler kıyafetlerini tarif etmiş, bir on
boyundalarmış, kırmızı pantolon giyiyorlarmış bilmem ne, ödüm
patlardı bunları izledikten sonra.
Bir keresinde cesaretimi toplayıp
mutfakta yemek yapan annemin yanına gitmiş ve "anne ben en çok
hırsızlardan ve uzaylılardan korkuyorum" demiştim. Annem
başını sallamakla yetinmişti ve bu beni çok hüzünlendirmişti,
ben seninle en büyük korkumu, tüm cesaretimi toplayarak
paylaşıyorum ve sen ufak bir onaylama mimiğiyle bunu
geçiştiriyorsun öyle mi? Yazıklar olsun senin ebeveynliğine.
Küçükken çok yalan söylerdim ve
annemler bunu "dikkat çekmek" için yaptığımı iddia
ediyordu. Muhtemelen haklıydılar. Mesela bakıcının oğlu beyaz
çarşafla hayalet kılığına girerek beni korkutmamıştı, zavallı abiye iftira
atmıştım. Bunun için üzgünüm, çok sıkıcı bir çocukluk
geçiriyordum ve biraz hareketliliğe ihtiyacım vardı.
Anaokulundayken okuma yazmayı
öğrenmiştim, sabah kahvaltı yaparken bir kağıda "Tarık Yaren'i seviyor" yazıp okula götürmüştüm. Geri zekalılar
daha kendi adlarını bile yazmaktan aciz olduklarından ne yazdığımı
elbette okuyamamış ve kağıdı öğretmenimiz olan o korkunç
yaratığa vermişlerdi -Kadının adı Fatma'ydı ancak çocuklar
ona Karafatma diyordu.- kadın beni yanına çağırıp anne babama
şikayet etmekle tehdit ederek beni ağlatmıştı. Üstelik beş
yaşındaki low iq dolu sınıfta okuma yazma bilen tek kişiyken.
Bu olayın bir arkaplanı vardı aslına
bakılırsa. Yaren denen kız beni plastik oyun evine almadığı
için ondan nefret ediyordum. O günden beri hep insanlardan uzak
kaldım, nedense beni pek sevmediler ve aralarına almadılar.
Aslında kamufle olup onlardan biri haline gelmek kolaydı ama neden
onlar gibi olmak isteyeyim ki? Ben de legolardan tabanca yapıp
erkeklerle oyun oynamaya başladım.
- The End -