19 Temmuz 2016 Salı

kamu spotu

Mükemmelliyetçiyim.” Hayır, değilsin. Öyle olsaydın o kelimenin tek “L” ile yazıldığını bilirdin.

Entellektüelim.” Hayır, değilsin. Öyle olsaydın o kelimenin tek “L” ile yazıldığını bilirdin.

Dünyadaki tüm insanlardan üstünüm.” Hayır, değilsin. Öyle olsaydın dünyada senden çok daha başarılı, çok daha zeki, çok daha yetenekli insanların mevcut olma ihtimalini kabul etme büyüklüğüne sahip olacak seviyede olurdun.

Vasat olduğunun bilincinde olmayan çok fazla insan var. 

Kendini gözünde büyütme durumu sinir bozucu düzeye ulaştı. Kısıtlı çevresindeki insanlardan farklı birkaç düşüncesi, zevki olan kendini tanrı ilan edecek. 

Mikael Akerfeldt Orchid’i bestelediğinde yirmi yaşındaydı. Benimle aynı miktarda gün yaşamış, aynı miktarda gün batımına şahit olmuştu. Onun “In the mist she was standing”i yazdığı yaşta ben bas gitarı nasıl tutacağımı öğrenmeye çalışıyorum. 

So...

17 Temmuz 2016 Pazar

olup bitenler

15 temmuz'u 16 temmuz'a bağlayan gece, hayatım boyunca karşılaşmaktan en çok korktuğum ama günün birinde başımıza geleceğini küçüklüğümden beri içten içe bildiğim şeyi yaşadım: evin tepesinde uçan f16lar, bomba ve çatışma sesleri, ağlayan bir kardeş, senden daha güçsüz olduklarını gördüğün ebeveynler, bunu görmenin yarattığı "başımıza bir şey gelse bizi kimse koruyamaz" hissi, kaos.

Durumu birkaç saat takip ettim ama duyarlılık eşiğim öyle yükselmiş ki -belki de öyle bir eşiğim kalmadı artık- saatlerce Cynic dinledim -çünkü başka bir gezegendeymişim gibi hissettiriyordu- ve güneşin doğmasını beklemeden uykum geldiği gibi yattım.

17 Aralık 2013'te hayatımı özetleyen şarkı Intolerance'tı (You lie, cheat and steal, and yet, i tolerate you). 10 Ekim 2015'te beynimde Vicarious'ın sözleri dönüyordu (Eye on the TV, 'cause tragedy thrills me). Dün King Crimson'ın Epitaph'ını "the fate of all mankind i see, is in the hands of fools" sözünü her zamankinden daha iyi anlayarak dinlemek zorunda kaldım.

Bugünün tek iyi tarafı Metal Evolution adlı muhteşem belgeselin ilk sezonunu bitirişimdi.



Belgeselin yönetmenliğini Metal: A Headbanger's Journey ve Global Metal gibi yapımlarda da imzası olan Sam Dunn abimiz yapmış. Gayet de güzel yapmış.

 
Rob Halford ve Sam abi. 

Ilk üç bölümde heavy metal'in Amerika ve İngiltere kaynaklı kökleri, daha sonraki bölümlerde british new wave, glam, thrash, grunge, nu, power metal türleri anlatılıyor. Sezonun 11. ve sonuncu bölümü de progressive metal'e ayrılmış. Bu bölüm Rush ve Queensryche ağırlıklı olsa da Tool'a 5-6 dakika yer vermeleri güzeldi, sevdiği boyband televizyon programına çıkmış ergen bir kız gibi sevindim (Petrucci ve grup prodüktörünün de Tool'la ilgili yorumları vardı, ikisi de ne kadar nevi şahsına münhasır bir grup olduklarından bahsediyor, övgüler, övgüler...).

 

Sevdiğim gruplar olmasa ne yapardım, ne için yaşardım bilmiyorum.
Hayatımı kurtardığın için teşekkürler, müzik.

15 Temmuz 2016 Cuma

yodıleeeeyihi

Good Mythical Morning izlemeye bayılırım, şahsım için youtube'daki en iyi iki kanaldan biridir -diğeri Vsauce. Öyle alakasız, abuk subuk konulara yer veriyorlar ki genel kültür sahibi mi oluyorum, beynimi işe yaramaz bilgiler çöplüğüne mi dönüştürüyorum karar veremedim.

Baader-Meinhof fenomeni diye bir şey var. Bu, şu demek: hani bir kelimeyi duyar, öğrenirsiniz ve hayatınızda ilk kez duyduğunuz -veya öyle zannettiğiniz- söz konusu kelime, o günden sonra sık sık karşınıza çıkar; siz de bunu evrenin bir işareti sanırsınız çünkü salaksınızdır ama bu aslında bir algıda seçicilikten ibarettir falan. Ben bunu çok sık yaşıyorum. Çünkü Good Mythical Morning izliyorum ve beyin hücrelerim birbirleriyle çok alakasız sinapslar yapıyor.

Rhett ve Link bir bölümde "yodeling" adlı bir şarkı söyleme metodundan bahsetmişti. Nasıl tarif etsem bilmiyorum ama örnek vereyim, Avril Lavigne'in I'm with you diye çok güzel bir şarkısı var ve onun bir bölümünde defalarca kez "yi-yei-yeah" diyor -hatta Rihanna Cheers şarkısında bu kısmı sample olarak kullanmıştı- işte o teknik "yodeling." Daha çok country şarkıcıları kullanıyor, bizdeki uzun havayı andırıyor biraz.

İşte ben o videoyu izledikten sonra her yerde bu yodeling zımbırtısını görmeye, duymaya başladım.

Geçen gün Puscifer dinlerken Cuntry Boner'ın farklı bir mix'ine rastladım ve Maynard yodelliyordu! Bilindiği üzere adamımız Arizona çiftliklerinde, üzüm bağlarında, kafasında kovboy şapkası, ayağında çizmeleriyle dolaşan, şarap yapıp country şarkıları söyleyen emekli bir amcaya dönüştü. -Olsun, bu konuda sitem etmekten vazgeçtim artık, Dave Mustaine gibi sapıtıp dine de dönebilirdi, kendisi hala FUCK YOUR GOD diye çığlık atan bir allahsız neyse ki.- Şarkının adından belli, cunt+country eşittir cuntry; kapiş? Hem nasty hem köylü. Yodeling yapmasına şaşırmamak lazım bu yüzden.

Ayrıca aynı teknik Focus'un Hocus Pocus şarkısında da kullanılmış, hem de baştan sona kadar.
Youtube'a yodeling yazdığımızda çıkan ilk video, youtube videosu kılığına girmiş bir çeşit antidepresan bence. Bu kadar eğlenceli bir şey izlemeyeli yıllar olmuştu. Videoda son günüymüşçesine yodeling yapan ve Looney Tunes kahramanı Malvin the Martian gibi giyinmiş bir amca var.


Kısacası müziksel evrimim aldı başını gidiyor, geçen gün elektronik müzik dinlerken dün yodeling bağımlılığından kurtulmaya çalışıyordum, sonra Death'e sardım, Chuck babamızı andım, "Chuck bi beşlik Chuck" esprisi yaparak arkadaşımı kendimden iğrendirme misyonunu tamamladım, Dost Kitabevi'nde Cynic'in Focus albümünü buldum ve hemen satın aldım; sonra laptopımın CD sürücüsü olmadığını hatırladım ve "en kısa zamanda mezun olup araba almalıyım, bu albümleri uzun yolda dinlemek ne güzel olur" diye düşündüm; şimdi de bu yazıda Focus gibi öyle çok yaygın olmayan bir sözcüğü iki kez kullanmamın bir mesaj olup olmadığını düşünüyorum- yok canım, sadece algıda seçicilik, tesadüflerde anlam aramayı bırakalı yıllar oldu çünkü.

Yodeleeeyihu.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

böcekler

Yaşamın kutsal olmadığını anladığım günden bu yana birkaç yıl, o birkaç yılın kayda değer bir kısmı da yaşamdan keyif almayarak geçti (bir ay öncesine kadar). Bilimsel olarak "emergence" kavramıyla açıklamaya çalıştığımız o tanımlanması güç şey; "öz" veya mitolojideki adıyla "ruh"oluyor sanırım -işte ona olan inancımın yok olduğu dönemden ve sonrasından bahsediyorum.

Kendi hayatıma son vermeye kafayı taktığım ve bu kararı zihnimde kesinleştirdiğim birkaç ay geçirdim, şimdi geriye dönüp bakınca komik gelse de o zamanlar içinde bulunduğum ruh hali tarif edilemez derecede umutsuzdu. Daha kötü olan, bu ruh halinden asla çıkamayacağımı düşünmemin yarattığı ve kendimi dibe çekmemi hızlandıran 'ivme'ydi aslında. Bir ouroboros gibi düşün, başı veya sonu yok, döngü kendini devam ettiriyor, labirentte sıkışıp kalmak gibi; çok büyük bir değişim geçirmediğin veya kendini kendi ellerinle -yılan olduğun için elin de yok ehehe- yok etmediğin sürece -ki bu durumda yılanın deri değiştirmesi gibi bir metafor kullanabilirim- kuyruğunu yemeye devam ediyorsun ne yazık ki.

"Hayatınıza sizi mutlu eden şeyleri sokmaya çalışmak yerine mutsuzluk veren şeyleri hayatınızdan çıkarın" diye bir söz okudum yakınlarda, yirmi yıllık hayatımda duyduğum mutluluğa dair belki de en doğru cümle bu.

Yaşam kutsal falan değil, ben de sevgi dolu hümanist bir kelebek değilim. Yine de elimde olarak veya olmadan yaşama değer veriyorum. -Et yemenin canice olduğunu savunan salaklardan değilim bu doğamızın bir parçası çünkü-. Yine de, mesela böcek öldüremiyorum, şimdiye kadar hiçbir canlıyı öldürmedim; o ölüm anını izlersem, o ana şahit olursam eğer, canlılığına tanık olduğum herkesin yok oluşunu görecekmişim gibi geliyor. Ne kadar iğrenç olursa olsun yerden böceği bir şeyin üstüne koyarak kaldırıyorum, ona "benden hacimce daha küçük oluşun yaşam hakkının daha az olduğu anlamına gelmiyor dostum" diyorum ve pencereden aşağı bırakıyorum. -yüzey alanı/hacim oranlarından dolayı bizden yüzlerce kat daha dayanıklı olduklarından bu şekilde ölmezler, fiziğe giriş 101-

fakat işin kötü yanı, tanımadığım ve daha vahimi 'tanıdığım' insanlara -çekirdek ailem hariç- bir böceğe duyduğum kadar bile merhamet duyamıyorum. 

Herkesin ve her şeyin günün birinde yok olacağını biliyorum.
Sonsuza dek yaşasaydık bile her şeyin değişeceğini, hiçbir şeyin aynı kalmayacağını, bunun da bir fizik kanunu olduğunu biliyorum.

Teşekkürler entropi.

10 Temmuz 2016 Pazar

saksılar arasından doğan devrim

Bauhaus'ta bahçe malzemelerinin arasında dolaşırken müziksel devrim yaşayan ilk insan olabilirim.

Saksılar, bambu salıncaklar ve adını bilmediğim çiçekler arasında yürürken kulağıma bir melodi takıldı. Bu grubu duymuştum ama şarkının adı neydi? Şöyle yazmıştım bir keresinde, "güzel bir şarkıyı bir daha duyamayacak olmak beni hep korkutmuştur." Aman ne romantik. Bazı insanlar böceklerden, bazıları yüksekten korkardı; bazıları sevdiklerini kaybetmekten, bazıları park yeri bulamamaktan... bense duyduğum güzel bir şarkının adını asla öğrenememekten korkuyordum fakat endişeye gerek yoktu, çözüm basitti: teknolojinin nimetlerinden yararlanmak!

Shazam'ın sihirli algoritması parmağını şıklattı ve şarkı bir saniye içerisinde bulunmuştu bile: Avicii'den Broken Arrows. Screenshotlar alındı, telefon cebe atıldı, Shazam tanrısına şükran duaları edildi ve Bauhaus "yatay çizgili tişört giyen orta yaşlı bir amca değilim, e benim burada ne işim var?" düşünceleri eşliğinde tavaf edildi.

Eve geldim, kendimi elektronik müziğin serin sularına bıraktım. Avicii'den Daft Punk'a, oradan Skrillex'e... açıkçası Daft Punk'ın elektronik müziğin progresif yönünde olduğunu düşünüyorum, bence oldukça kaliteli bir şey çıkarıyorlar ortaya. (Instant Crush deft pankçısıyım, deal with it)

http://i.imgur.com/QIA9y85.gif

Bir süredir favori müzik türüm olan progresif metalin dışına çıkmak istiyordum çünkü etrafıma bir çember çizmişim ve o çember beni engelliyormuş hissine kapıldım; sanırım üstüne eğileceğim yeni tür elektronik müzik olacak. Bu türdeki favorim de şimdilik tarihin en klas elektronik grubu olduğunu düşündüğüm Depeche Mode.

Gerçekte progresif müziğin insanı heyecanlandırması gerekir. Bu türün baba gruplarına baktığımızda onları diğerlerinden kesin olarak ayıran, "imza" denebilecek unsurları müziklerinde barındırdıklarını görürüz. Mesela Pain of Salvation'da 60ların filmlerinden fırlamışlar gibi tuhaf, nostaljik bir hava var. Mesela Cynic şarkıları insana humanoidler tarafından bestelenmiş hissi veriyor. Mesela Opeth'in bir albümü diğerine benzemiyor, Orchid, Morningrise'da bir şarkı içindeki iki dakika bile birbirinden apayrı, bu yönüyle çok özel. Mesela Tool'un tekdüze görünen riffleri arka arkaya geldiklerinde veya davulla birleştiklerinde kompleks bir hal alıyor (Gojira da aynı şekilde). Mesela Mastodon'da sludge gitarlar, hırıltılı vokal grubun kendine has tarafı, vesaire vesaire.

Yeni çıkan gruplarda bunu göremiyorum. Ya Tool'u taklit ediyorlar, ya vokali Steven'a benzetiyorlar, oradan buradan toplamalar bla, bla, bla. Tüm o "baba gruplar"ı dinlemiş, yalamış, yutmuş olunca da haliyle aynı albümü ellinci kez dinlemek o kadar keyif vermiyor.

Progresif metalin yaşadığım zaman dilimindeki gelişiminden hiç memnun değilim. Nasıl olacak, yapabilecek miyim bilmiyorum ama günün birinde bir grup kurmayı başarabilirsem -grup değil tek kişilik proje aslında, çünkü başka insanların müziğime müdahale etmesi isteyeceğim son şey olurdu- o aykırılığı, müziğimi muadillerinden farklı kılacak o "imzayı" yaratabileceğimden eminim.

Şimdilik, dinlemeye ve öğrenmeye devam.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

cuma ertesi

Cumartesi sabahları cehennem gibidir.

Tüm odaların kapıları açık, halılar kalkmış, havada o iğrenç deterjan kokusu, uykunun en güzel yerindeyken odaya elektrikli süpürgeyle giren bir adet sinirli ebeveyn ve yataktan kalkmamızı sağlayacak "bu dolabın hali ne" sesi... muhteşem bir kakafoni senfonisidir cumartesi sabahları. Nefret ederim her dakikasından.

Neyse ki bu harikulade cumartesi sabahında beni uyandıran şey ne elektrikli süpürge ne de dolabımın içler acısı haline olan bir ağıttı. Gördüğüm o tuhaf rüyalardan birinin ardından kendi kendime uyandım. Aylardır doğru düzgün rüya göremeyen ben, son zamanlarda o kadar açık seçik rüyalar görüyorum ki birkaç roman yazacak kadar malzeme çıktı kesinlikle.

Bu kez Kapadokya'nın Star Wars setlerini andıran dağlık yerlerinde yürüyordum. Turuncumsu kayaların üstünde inişli çıkışlı yollar var, yukarıdaki tepeciklerin bazı yerlerinde beyaz objeler göze çarpıyor: evet, yine ufolar, lanet olası ufolar! Bilinçaltıma kim soktu ulan bu ufoları? Her neyse. Bir ufo üssü görüyorum, iki üç tanesi inmiş, yan yana, bembeyaz duruyorlar öylece. Yanlarına gitmek için o engebeli patikalardan birini daha yürümem gerekiyor, ileride 13-14 yaşlarında iki üç çocuk var, yanlarından geçerken beni durdurup onlara bir şeyler vermemi istiyorlar. Yanımda para olmadığını fakat benimle gelirlerse onlara bira ısmarlayabileceğimi söylüyorum (ne zaman bu kadar alkolik bir bilinçaltına sahip oldum hiçbir fikrim yok). Gözleri parlıyor ve kabul ediyorlar, rüya burada bitiyor.
Bildiğim tek şey var, ARTIK RÜYALARIMDA UFO GÖRMEK İSTEMİYORUM. Ufolar hakkında en son kafa yorduğumda lisede evde bulduğum Tanrıların Arabaları adlı yalanlarrrrr dolu bir kitabı okumaya çalışıyordum. Uzaylılar dünyaya inip mısır tarlalarına şekiller çizerek mesaj vermeye çalışıyormuş -wow such artistic spirits-. Ben başka bir gezegene uğrasam mısır tarlasına inip deli ****** gibi yuvarlaklar çizmeye uğraşmazdım, uğradığım hayal kırıklığını tarif edemiyorum.

Henüz anaokuluna bile başlamamış minik bir versiyonumken bakıcımızın evinde Star TV izlenirdi ve haberlerde sürekli Aksaray'a, saçma sapan şehirlere inmiş uzaylılara dair asparagas haberler çıkardı. O haberlerden on yıldır gördüğümü sanmıyorum -televizyon izlemediğimden de olabilir tabii- yok köylüler kıyafetlerini tarif etmiş, bir on boyundalarmış, kırmızı pantolon giyiyorlarmış bilmem ne, ödüm patlardı bunları izledikten sonra. 

Bir keresinde cesaretimi toplayıp mutfakta yemek yapan annemin yanına gitmiş ve "anne ben en çok hırsızlardan ve uzaylılardan korkuyorum" demiştim. Annem başını sallamakla yetinmişti ve bu beni çok hüzünlendirmişti, ben seninle en büyük korkumu, tüm cesaretimi toplayarak paylaşıyorum ve sen ufak bir onaylama mimiğiyle bunu geçiştiriyorsun öyle mi? Yazıklar olsun senin ebeveynliğine.
Küçükken çok yalan söylerdim ve annemler bunu "dikkat çekmek" için yaptığımı iddia ediyordu. Muhtemelen haklıydılar. Mesela bakıcının oğlu beyaz çarşafla hayalet kılığına girerek beni korkutmamıştı, zavallı abiye iftira atmıştım. Bunun için üzgünüm, çok sıkıcı bir çocukluk geçiriyordum ve biraz hareketliliğe ihtiyacım vardı. 

Anaokulundayken okuma yazmayı öğrenmiştim, sabah kahvaltı yaparken bir kağıda "Tarık Yaren'i seviyor" yazıp okula götürmüştüm. Geri zekalılar daha kendi adlarını bile yazmaktan aciz olduklarından ne yazdığımı elbette okuyamamış ve kağıdı öğretmenimiz olan o korkunç yaratığa vermişlerdi -Kadının adı Fatma'ydı ancak çocuklar ona Karafatma diyordu.- kadın beni yanına çağırıp anne babama şikayet etmekle tehdit ederek beni ağlatmıştı. Üstelik beş yaşındaki low iq dolu sınıfta okuma yazma bilen tek kişiyken. 

Bu olayın bir arkaplanı vardı aslına bakılırsa. Yaren denen kız beni plastik oyun evine almadığı için ondan nefret ediyordum. O günden beri hep insanlardan uzak kaldım, nedense beni pek sevmediler ve aralarına almadılar. Aslında kamufle olup onlardan biri haline gelmek kolaydı ama neden onlar gibi olmak isteyeyim ki? Ben de legolardan tabanca yapıp erkeklerle oyun oynamaya başladım.

- The End -

7 Temmuz 2016 Perşembe

lego koleksiyoneri dayım, jeffree star ve ufo saldırısı

Hayatta kabul edilmesi gereken gerçekler var. Örneğin, çörek sözcüğünün duyulduğunda unicorn kusmuğundan bulutlar içinde yüzüyormuşçasına huzur verişi kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Güneşli hava seven insanların zevksiz oluşu kabul edilmesi gereken bir gerçektir, yine de yağmura sempati duymak da garip çünkü gökyüzünden düşen su damlaları insanı neden mutlu etsin? (eski insanların sadece tarım yaparak geçindiği dönemlerden kalma, genetiğe yansımış bir rahatlama hissi olabilir mi bu diye düşünmeden edemiyorum, öyleyse atalarım bir şeyler yetiştirmeyi hayli seviyormuş.)

Bu aralar gün içerisinde alakasız şeyler izlememden kaynaklanan çok tuhaf rüyalar görüyorum. Birkaç gün önce Jeffree Star adlı kokoş gay'in videolarını izledim -deli gibi- ve adama sempati duymaya başladım. Hani tumblr kızlarının "keşke gay arkadaşım olsaydı, birlikte makyaj yapıp alışverişe çıksaydık" fantezileri vardır; onu iliklerime kadar hissettim. Adam gece rüyama girdi, kötü olan kısım aynı rüyada üç çocuk babası ve son derece mülayim biri olan dayımın da yer almasıydı -bir lego koleksiyoncusu olarak!- evet, dayım, benim elli yaşına merdiven dayamış dayım lego koleksiyonu yapıyordu ve bana da üç kutu lego hediye etmişti -istediğim parçalar olursa değiş tokuş yapabileceğimizi söyleyerek içimdeki lego ateşini körüklemeye çalışıyordu.- tüm bunlar olurken aynı odada Jeffree'ciğim de oturuyordu. Iyi ki dayımdan hoşlanmadı, diyerek rahatlattım kendimi.

Ondan önceki gün ufo saldırısına uğradım. Bembeyaz, içi boş ve yüksek bir binadaydım, en üst katta tek başıma pencereden dışarıyı seyrederken birden devasa bir ufo geldi. Tam karşımda bitti ve o hissi hala anımsıyorum. Dehşet ve merak. O gün ilk defa Skyrim oynamıştım ve bilinçaltımın ejderha saldırısından etkilendiğini biliyorum. Apartmandaki diğer insanlarla birlikte aşağı indik ve kaçmaya başladık. Gerisi yok.

 

Son garip rüyamı bugün gördüm. Babaannemlerin evine benzer bir evdeyiz ama evde anne tarafından kuzenim ve tanımadığım başka insanlar var. Kuzenim evlenecekmiş ve düğünde üstünde ayıcık desenleri olan pijamalarını giyeceğini öğreniyorum. Ben, böyle işlerle en ufak alakası olmayan ben, "olur mu öyle şey, alışverişe gidiyoruz" diyorum ve dışarı çıkıyoruz. Salak kuzenim hiçbir şeyi beğenmiyor, pijamada kararlı. Ben "eeeeh s****ler" diyorum. Sonra eve dönüyoruz. Pencere önünde otururken bana parlak yeşil bir leke gösteriyor ve bu lekeyi bir böceğin bıraktığını söylüyor-evde üç harfliler olduğunda ortaya çıkan bir böcekmiş-. O sırada perdenin arkasında bir silüet beliriyor, upuzun boylu bir figür ve gittikçe yaklaşıyor, korkuyoruz ve odadan çığlık atarak çıkıyoruz. Figür açık pencereden içeri giriyor ve sırıtmaya başlıyorum: cin sandığımız o uzun şey 1.94 boyundaki arkadaşımmış. Bu iğrenç kadınlar matinesi ortamından beni kurtarıyor, evden çıkıyoruz ve bir şeyler içmek için bara gidiyoruz.

Umarım bugün rüyamda Steven'ı görürüm. Biraz röportaj izleyeyim öyleyse.

doksans

Bundan yaklaşık iki yıl önce Kızılay'ın adını bilmediğim bir sokağında üstüne rozet iliştirdiğim kot ceketim, bordo converselerim ve Oasis tişörtümle yürürken kulaklarımda büyük ihtimalle Alice in Chains'in Dirt albümü çalıyordu. Birkaç yıl aradan sonra okulu kazanıp geri döndüğüm ve herkesçe GRİ ve DENİZSİZ olarak bilinen şehire gelmiştim yeniden. Ankara'daysanız ve arkadaşınız yoksa bir hiçsinizdir. Arkadaşım yoktu ve dolayısıyla evrende kapladığım hacim beni görünür veya önemli kılmaya yetmiyordu. Ankara'daydım, arkadaşım yoktu -en azından istediğim türde-, nasıl arkadaş edineceğime dair hiçbir fikrim yoktu ve dolayısıyla bir hiçtim.

O boşlukta müziğe ve en sevdiğim diziye sarıldım: My Mad Fat Diary. Dizinin konusu kabaca şöyleydi: mental hastalıkları olan, müzik delisi bir kızın hayatı. Olaylar 90larda geçiyordu ve ben o yıllara kafayı takmış durumdaydım. Başrollerin kıyafetlerinin aynılarını giyiyor, Rae gerçekte varmış gibi davranıyor, D&R'da CD rafları arasında dolaşırken her an gangden biriyle karşılaşabilirmişim gibi hissediyordum ve bu durumdan gayet memnundum, kurgusal da olsa bir dünyaya aittim ve zihinsel olarak yalnız değildim. Yay!

Grunge ve Britpop o dönem hayatımı kurtardı-Oasis tişörtü diyorum...-. Özellikle Alice in Chains ve Pearl Jam kötü hissettiğimde kullandığım jokerler gibi telefonumu işgal ediyordu ve baktığım her yerde Aic-Best Of ile Pearl Jam'in kutsal debut'sü Ten'in cover artlarını görüyordum, tıpkı lsd tribine girmiş bir keş gibi. Kurt Cobain ve Dave Grohl sempati duyduğum insanlar olmasına rağmen hiçbir zaman Nirvana'ya tapan biri olmamıştım ve 2014'e kadar grunge hakkında bildiğim tek şey Nirvana olduğu için yırtıkpantolonsuzyaşayamam ergenlerinin elinden çıkmış bir türü bu kadar sevebileceğimi düşünmemiştim. Lakin, hayat.

90lar müzik için gerçekten önemli bir zaman çünkü 80lerin metalhead gençliğinin yerini 2000lerin nu metalci ergenlerine bırakışında görev yapan bir köprü bu seneler. En cahil olduğum metal alt türü muhtemelen thrash falandır ve 80lerden pek anlamam, ama o evrimi zihnimde oturtabiliyorum, bunda da Tool ve grunge sevgim sonucu yaptığım araştırmaların önemi büyük.

Tool demişken, Undertow 92'de yayınlandı ve bu da grunge'ın patlama yaptığı şortumunaltınataytgiymemlazım yıllarına denk geliyor. Bundan önce Opiate var ve o da sound olarak farklı değil zaten. Albümde baştan sona grunge havası hakim, gitarların tek düzeliği, kasveti vesaire, işte bunlar hep grunge. Maynard'lı Layne'li bir fotoğraf vardı mesela onu çok severim, her gördüğümda en az beş dakika sırıtmama sebep oluyor. Layne; bir ara sana paragraflar döşeyeceğim dostum ama benim için satır aralarında geçiştirilemeyecek kadar özel olduğun için şimdilik geçiyorum bu kısmı.


 a-ha.

Tool'un kendine has havası, bas riffleri, prog sosu katılmış grunge-alternative havası birçok grubu etkiledi, daha doğrusu pek çok grubun doğmasına yardım etti. Bu etkileşimle ortaya çıkmış muhteşem gruplar var, özellikle Avustralya bu konuda tam bir cennet. Mesela Karnivool'un ilk EP'si olan Karnivool EP'yi -wow, such a surprise- üstüne Maynard vokali ve Alex Grey çizimiyle servis edip TOOL ULTIMATE RARE TRACKS adı altında parayı kırabilirdim. Ama böyle bir şey yapmadım çünkü ben iyi bir insanım.

Tool etkileşimli alternative/prog metal gruplarına örnek olarak Prisma, Soen, Rishloo, Miosis, Fair to Midland, Indukti'yi sayabiliriz. Fakat bunlar en dinlenebilir olanları. Her gün karşıma daha önce hiç duymadığım Tool imitasyonları çıkıyor, en ufak bir dinlenir yanları yok. Tüm şarkıları birbirinden sıkıcı, kendi kimliğini bulamamış, Tool'un sounduna parazit gibi yapışmış gruplar. Bu yetmezmiş gibi müziklerini nimetten sayıyor ve albümlerini bir saatten aşağı yapmıyorlar. Bu çin malı Tool'ların albümlerini çoğu zaman bitiremediğim için en iyi şarkıları sona atmadıklarını umuyorum.

Tool'un ilk dönemleri progressive falan değil. Flood biraz farklı bir şarkı, son iki üç dakikada coşuyor, sürprizli sayılır. Onun dışında, hayır. Bolca grunge etkisi, bolca öfke. Tema yok, öyle sihirli, sürprizli kısımlar falan yok. Ama dinliyor muyum? Elbette dinliyorum. Lisede lys1'e hazırlanırken geometri soru bankasını undertowu loopa alıp dinleyerek çözmüştüm, hala bu albümü dinlerken gözlerimin önünden üçgenler, prizmalar geçiyor mesela. Veya Sober dinlerken "i am just an imbecile" kısmını öyle bir şevkle söylüyorum ki kendime ağız dolusu embesil demek haz veriyor.

Önemli uyarı:

-Tool sevmeyen benimle ahbaplık edemez.

-Steven Wilson'a tapmayan her kimse tanrıtanımaz bir omurgasızdır ve ben kafirleri sevmem (Nile şarkısı hariç)

-Evrendeki en iyi albüm nedir? sorusuna Images and Words cevabıvermeyen her kimse, daha iyisinin üretildiği bir galakside yaşayan progsever bir uzaylı olmadığı sürece müzikten anlamıyordur ve ben müzikten anlamayan insanları sevmem.

- Maynard'ın boğazını sıkıp suratının morarışını izlemeyi ve kel kafasını öpmeyi istiyorsan, daha kötüsü bu ikisini aynı anda yapmak istiyorsan tam kıvama gelmişsin, tebrik ederim.