Hayatının
%99'unu kulaklığıyla yapışık şekilde geçiren bir müzik bağımlısı
olduğumu göz önüne alırsak; temellendirilmiş, geniş, elit bir film
kültürüm olabileceği söylenemez. -Film izlerken müzik dinleyesi gelip
yarısında kapatan biriyim sonuçta.- Lakin canım bir şeyler yazmak
istedi, ben de daha önce yapmadığım bir şeyi yapıp filmlerden bahsetmeye
karar verdim. Çünkü bu benim blogum, blogumu çok seviyorum ve bir
şekilde yolu buraya düşen androidler seçtiğim filmlerden nasiplenmeli,
bu oldukça önemli bir nokta.
- The Crow:

İki
kelime: Eric. Draven. Bakın, bu çok net: Biri gelip "En sevdiğin film
nedir?" diye sorsa vereceğim cevap The Crow olurdu. Hayatta el üstünde
tuttuğum değerlerin en başında gelen naiflik, o muazzam gotik atmosfer,
kasvet, Brandon Lee -ve filmin çekim aşaması esnasındaki talihsiz
ölümü-, kargalara olan hayranlığım, çatıda gitar çalma sahnesi -ooof
of-; bu düşüncemdeki önemli faktörler -O faktörler ne kadar çok,
farkındasınız değil mi?- Hem filmde olanlar için, hem de Brandon için
her izleyişte ağlarım, izlerken yanıma birkaç kağıt mendil almayı asla
ihmal etmem; mevsim yaz da olsa depresyon hırkamı giyer, günün birinde
karga besleme hayalleri kurarım.
- The Elephant Man:

İlk
izlediğimde kalbimi yerinden söküp birkaç bin parçaya ayırdıktan sonra
parçaları bir torbaya doldurup yeniden göğüs kafesime tıkan Lynch filmi.
Etkisi günlerce sürdü, aklıma her gelişinde gözlerim doldu. İnsanlardan
nefret ettim. İnsan olmaktan nefret ettim. Her şeyden nefret ettim. Tek
kelimeyle mükemmel bir film. Sadece; mükemmel.
- Trainspotting:
Hayatım
boyunca en çok izlediğim, canım film izlemek istediğinde ama kararsız
olduğumda elimin gittiği başucu filmim. O sefil, punk soslu 90lar
havası; uyuşturucu batağındaki gençler, İskoç aksanının iğrenç
çekiciliği, her saniyesinde tadını aldığınız sistem eleştirileri,
açılışındaki dövme yaptırılası monolog (replik?), Ewan McGregor'un kısa
gelen tişörtleri, TUVALET SAHNESİ. Hastasıyım.
- Edward Scissorhands:
The
Crow'u izlemeden önce, yani ortaokuldayken falan en sevdiğim filmdi
makaseller. The Crow'la benzediği çok nokta var aslında. İkisi de gotik
atmosferli, ikisi de acıklı bir aşk hikayesinin etrafında dönüyor. Fakat
makaseller daha çocuksu, daha soft iken -Tim Burton filmi sonuçta-; The
Crow daha sert, daha gerçek, daha keskin ve daha acı. İlk izlediğimde
üç dört yaşındaydım, bana Samsun'daki tekel fabrikasının -o zamanlar
harabe halindeydi- yanından geçerken içeride mucitin yaşadığını,
kurabiye makinelerin olduğunu hayal ettirecek kadar derinden etkilemişti
beni. Son sahnede ağlamayan insan değildir.
- The Shining:
Neredeyse
kırk yıl önce çekilen bir filmin her sahnesine günümüzde hala atıf
yapılıyorsa; her platformda, müzik videolarında, dizilerde anılıyorsa, o
filmin büyüklüğünü tartışmak yersiz olacaktır. Hele hele bu filmde Jack
Nicholson gibi bir manyak başrol oynuyorsa ve film bir Stephen King
romanından uyarlanmışsa o filmin büyüklüğünü tartışmak AYIP OLACAKTIR.
Ayıp etmeyin, izleyin.
"All work and no play makes Jack a dull boy"
- Filme ilişkin prog mizahı uyarısı -
- Filme ilişkin prog mizahı uyarısı-


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder