7 Temmuz 2016 Perşembe

doksans

Bundan yaklaşık iki yıl önce Kızılay'ın adını bilmediğim bir sokağında üstüne rozet iliştirdiğim kot ceketim, bordo converselerim ve Oasis tişörtümle yürürken kulaklarımda büyük ihtimalle Alice in Chains'in Dirt albümü çalıyordu. Birkaç yıl aradan sonra okulu kazanıp geri döndüğüm ve herkesçe GRİ ve DENİZSİZ olarak bilinen şehire gelmiştim yeniden. Ankara'daysanız ve arkadaşınız yoksa bir hiçsinizdir. Arkadaşım yoktu ve dolayısıyla evrende kapladığım hacim beni görünür veya önemli kılmaya yetmiyordu. Ankara'daydım, arkadaşım yoktu -en azından istediğim türde-, nasıl arkadaş edineceğime dair hiçbir fikrim yoktu ve dolayısıyla bir hiçtim.

O boşlukta müziğe ve en sevdiğim diziye sarıldım: My Mad Fat Diary. Dizinin konusu kabaca şöyleydi: mental hastalıkları olan, müzik delisi bir kızın hayatı. Olaylar 90larda geçiyordu ve ben o yıllara kafayı takmış durumdaydım. Başrollerin kıyafetlerinin aynılarını giyiyor, Rae gerçekte varmış gibi davranıyor, D&R'da CD rafları arasında dolaşırken her an gangden biriyle karşılaşabilirmişim gibi hissediyordum ve bu durumdan gayet memnundum, kurgusal da olsa bir dünyaya aittim ve zihinsel olarak yalnız değildim. Yay!

Grunge ve Britpop o dönem hayatımı kurtardı-Oasis tişörtü diyorum...-. Özellikle Alice in Chains ve Pearl Jam kötü hissettiğimde kullandığım jokerler gibi telefonumu işgal ediyordu ve baktığım her yerde Aic-Best Of ile Pearl Jam'in kutsal debut'sü Ten'in cover artlarını görüyordum, tıpkı lsd tribine girmiş bir keş gibi. Kurt Cobain ve Dave Grohl sempati duyduğum insanlar olmasına rağmen hiçbir zaman Nirvana'ya tapan biri olmamıştım ve 2014'e kadar grunge hakkında bildiğim tek şey Nirvana olduğu için yırtıkpantolonsuzyaşayamam ergenlerinin elinden çıkmış bir türü bu kadar sevebileceğimi düşünmemiştim. Lakin, hayat.

90lar müzik için gerçekten önemli bir zaman çünkü 80lerin metalhead gençliğinin yerini 2000lerin nu metalci ergenlerine bırakışında görev yapan bir köprü bu seneler. En cahil olduğum metal alt türü muhtemelen thrash falandır ve 80lerden pek anlamam, ama o evrimi zihnimde oturtabiliyorum, bunda da Tool ve grunge sevgim sonucu yaptığım araştırmaların önemi büyük.

Tool demişken, Undertow 92'de yayınlandı ve bu da grunge'ın patlama yaptığı şortumunaltınataytgiymemlazım yıllarına denk geliyor. Bundan önce Opiate var ve o da sound olarak farklı değil zaten. Albümde baştan sona grunge havası hakim, gitarların tek düzeliği, kasveti vesaire, işte bunlar hep grunge. Maynard'lı Layne'li bir fotoğraf vardı mesela onu çok severim, her gördüğümda en az beş dakika sırıtmama sebep oluyor. Layne; bir ara sana paragraflar döşeyeceğim dostum ama benim için satır aralarında geçiştirilemeyecek kadar özel olduğun için şimdilik geçiyorum bu kısmı.


 a-ha.

Tool'un kendine has havası, bas riffleri, prog sosu katılmış grunge-alternative havası birçok grubu etkiledi, daha doğrusu pek çok grubun doğmasına yardım etti. Bu etkileşimle ortaya çıkmış muhteşem gruplar var, özellikle Avustralya bu konuda tam bir cennet. Mesela Karnivool'un ilk EP'si olan Karnivool EP'yi -wow, such a surprise- üstüne Maynard vokali ve Alex Grey çizimiyle servis edip TOOL ULTIMATE RARE TRACKS adı altında parayı kırabilirdim. Ama böyle bir şey yapmadım çünkü ben iyi bir insanım.

Tool etkileşimli alternative/prog metal gruplarına örnek olarak Prisma, Soen, Rishloo, Miosis, Fair to Midland, Indukti'yi sayabiliriz. Fakat bunlar en dinlenebilir olanları. Her gün karşıma daha önce hiç duymadığım Tool imitasyonları çıkıyor, en ufak bir dinlenir yanları yok. Tüm şarkıları birbirinden sıkıcı, kendi kimliğini bulamamış, Tool'un sounduna parazit gibi yapışmış gruplar. Bu yetmezmiş gibi müziklerini nimetten sayıyor ve albümlerini bir saatten aşağı yapmıyorlar. Bu çin malı Tool'ların albümlerini çoğu zaman bitiremediğim için en iyi şarkıları sona atmadıklarını umuyorum.

Tool'un ilk dönemleri progressive falan değil. Flood biraz farklı bir şarkı, son iki üç dakikada coşuyor, sürprizli sayılır. Onun dışında, hayır. Bolca grunge etkisi, bolca öfke. Tema yok, öyle sihirli, sürprizli kısımlar falan yok. Ama dinliyor muyum? Elbette dinliyorum. Lisede lys1'e hazırlanırken geometri soru bankasını undertowu loopa alıp dinleyerek çözmüştüm, hala bu albümü dinlerken gözlerimin önünden üçgenler, prizmalar geçiyor mesela. Veya Sober dinlerken "i am just an imbecile" kısmını öyle bir şevkle söylüyorum ki kendime ağız dolusu embesil demek haz veriyor.

Önemli uyarı:

-Tool sevmeyen benimle ahbaplık edemez.

-Steven Wilson'a tapmayan her kimse tanrıtanımaz bir omurgasızdır ve ben kafirleri sevmem (Nile şarkısı hariç)

-Evrendeki en iyi albüm nedir? sorusuna Images and Words cevabıvermeyen her kimse, daha iyisinin üretildiği bir galakside yaşayan progsever bir uzaylı olmadığı sürece müzikten anlamıyordur ve ben müzikten anlamayan insanları sevmem.

- Maynard'ın boğazını sıkıp suratının morarışını izlemeyi ve kel kafasını öpmeyi istiyorsan, daha kötüsü bu ikisini aynı anda yapmak istiyorsan tam kıvama gelmişsin, tebrik ederim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder