9 Temmuz 2016 Cumartesi

cuma ertesi

Cumartesi sabahları cehennem gibidir.

Tüm odaların kapıları açık, halılar kalkmış, havada o iğrenç deterjan kokusu, uykunun en güzel yerindeyken odaya elektrikli süpürgeyle giren bir adet sinirli ebeveyn ve yataktan kalkmamızı sağlayacak "bu dolabın hali ne" sesi... muhteşem bir kakafoni senfonisidir cumartesi sabahları. Nefret ederim her dakikasından.

Neyse ki bu harikulade cumartesi sabahında beni uyandıran şey ne elektrikli süpürge ne de dolabımın içler acısı haline olan bir ağıttı. Gördüğüm o tuhaf rüyalardan birinin ardından kendi kendime uyandım. Aylardır doğru düzgün rüya göremeyen ben, son zamanlarda o kadar açık seçik rüyalar görüyorum ki birkaç roman yazacak kadar malzeme çıktı kesinlikle.

Bu kez Kapadokya'nın Star Wars setlerini andıran dağlık yerlerinde yürüyordum. Turuncumsu kayaların üstünde inişli çıkışlı yollar var, yukarıdaki tepeciklerin bazı yerlerinde beyaz objeler göze çarpıyor: evet, yine ufolar, lanet olası ufolar! Bilinçaltıma kim soktu ulan bu ufoları? Her neyse. Bir ufo üssü görüyorum, iki üç tanesi inmiş, yan yana, bembeyaz duruyorlar öylece. Yanlarına gitmek için o engebeli patikalardan birini daha yürümem gerekiyor, ileride 13-14 yaşlarında iki üç çocuk var, yanlarından geçerken beni durdurup onlara bir şeyler vermemi istiyorlar. Yanımda para olmadığını fakat benimle gelirlerse onlara bira ısmarlayabileceğimi söylüyorum (ne zaman bu kadar alkolik bir bilinçaltına sahip oldum hiçbir fikrim yok). Gözleri parlıyor ve kabul ediyorlar, rüya burada bitiyor.
Bildiğim tek şey var, ARTIK RÜYALARIMDA UFO GÖRMEK İSTEMİYORUM. Ufolar hakkında en son kafa yorduğumda lisede evde bulduğum Tanrıların Arabaları adlı yalanlarrrrr dolu bir kitabı okumaya çalışıyordum. Uzaylılar dünyaya inip mısır tarlalarına şekiller çizerek mesaj vermeye çalışıyormuş -wow such artistic spirits-. Ben başka bir gezegene uğrasam mısır tarlasına inip deli ****** gibi yuvarlaklar çizmeye uğraşmazdım, uğradığım hayal kırıklığını tarif edemiyorum.

Henüz anaokuluna bile başlamamış minik bir versiyonumken bakıcımızın evinde Star TV izlenirdi ve haberlerde sürekli Aksaray'a, saçma sapan şehirlere inmiş uzaylılara dair asparagas haberler çıkardı. O haberlerden on yıldır gördüğümü sanmıyorum -televizyon izlemediğimden de olabilir tabii- yok köylüler kıyafetlerini tarif etmiş, bir on boyundalarmış, kırmızı pantolon giyiyorlarmış bilmem ne, ödüm patlardı bunları izledikten sonra. 

Bir keresinde cesaretimi toplayıp mutfakta yemek yapan annemin yanına gitmiş ve "anne ben en çok hırsızlardan ve uzaylılardan korkuyorum" demiştim. Annem başını sallamakla yetinmişti ve bu beni çok hüzünlendirmişti, ben seninle en büyük korkumu, tüm cesaretimi toplayarak paylaşıyorum ve sen ufak bir onaylama mimiğiyle bunu geçiştiriyorsun öyle mi? Yazıklar olsun senin ebeveynliğine.
Küçükken çok yalan söylerdim ve annemler bunu "dikkat çekmek" için yaptığımı iddia ediyordu. Muhtemelen haklıydılar. Mesela bakıcının oğlu beyaz çarşafla hayalet kılığına girerek beni korkutmamıştı, zavallı abiye iftira atmıştım. Bunun için üzgünüm, çok sıkıcı bir çocukluk geçiriyordum ve biraz hareketliliğe ihtiyacım vardı. 

Anaokulundayken okuma yazmayı öğrenmiştim, sabah kahvaltı yaparken bir kağıda "Tarık Yaren'i seviyor" yazıp okula götürmüştüm. Geri zekalılar daha kendi adlarını bile yazmaktan aciz olduklarından ne yazdığımı elbette okuyamamış ve kağıdı öğretmenimiz olan o korkunç yaratığa vermişlerdi -Kadının adı Fatma'ydı ancak çocuklar ona Karafatma diyordu.- kadın beni yanına çağırıp anne babama şikayet etmekle tehdit ederek beni ağlatmıştı. Üstelik beş yaşındaki low iq dolu sınıfta okuma yazma bilen tek kişiyken. 

Bu olayın bir arkaplanı vardı aslına bakılırsa. Yaren denen kız beni plastik oyun evine almadığı için ondan nefret ediyordum. O günden beri hep insanlardan uzak kaldım, nedense beni pek sevmediler ve aralarına almadılar. Aslında kamufle olup onlardan biri haline gelmek kolaydı ama neden onlar gibi olmak isteyeyim ki? Ben de legolardan tabanca yapıp erkeklerle oyun oynamaya başladım.

- The End -

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder